Yazan: Mümin İNAN
MAC ART | Tasarım, Dijital PR ve Marka İletişimi
Geçtiğimiz akşam oğlumla film saatimizde Mercy (Merhamet Yok) adlı filmi izledik. Güzel bir akşam geçirdik ama film bittikten sonra aklımda kalan, aksiyon sahnelerinden çok başka bir şey oldu. Hikâye 2029 yılında geçiyor. Bir polis memuru, eşini öldürmekle suçlanıyor ve masumiyetini kanıtlamak için yalnızca 90 dakikası var. Üstelik karşısında bir insan değil, bütün verilere ulaşabilen yapay zekâ hâkim bulunuyor. Chris Pratt ve Rebecca Ferguson’ın başrollerini paylaştığı film, insanı ister istemez düşündürüyor: Bir gün hayatımızla ilgili önemli kararları tamamen yapay zekâ verirse ne olacak?
Aslında filmde anlatılan gelecek düşündüğümüz kadar uzak değil. İnsanla yapay zekânın birlikte çalışma hikâyesi henüz çok yeni. Kimimiz onu büyük bir fırsat olarak görüyor, kimimiz mesafeli yaklaşıyor, kimimiz de alışkanlıklarımızdan vazgeçmek istemiyoruz. Bir zamanlar internetin, ardından akıllı telefonların hayatımıza girişinde de benzer şeyler yaşadık. Bugün ise yapay zekâdan yalnızca bilgi istemiyoruz; fikir alıyor, araştırma yaptırıyor, kararlarımızı değerlendiriyoruz. Farkında olmadan ona her geçen gün biraz daha fazla güveniyoruz. Peki bu güvenin sınırını kim belirleyecek?
Bu değişimi yalnızca teknoloji açısından değerlendirmiyorum. İnsanların düşünme, karar verme ve birbirleriyle ilişki kurma biçimleri de değişiyor. Özellikle marka ve iletişim dünyasında bunu daha fazla hissediyoruz. Bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça doğru soruları sormak, farklı bakış açılarını değerlendirmek ve insanı anlamak daha önemli hâle geliyor. Çünkü aynı bilgilere ulaşan herkes aynı sonuca varmayabilir. Yapay zekâ bize seçenekler sunabilir ama hangi seçeneğin doğru olduğuna karar vermek hâlâ bizim sorumluluğumuz. Bence insan sezgisi ve muhakemesi, tam da burada daha değerli hâle geliyor.
Mercy bana bir başka şeyi daha hatırlattı. Artık hepimiz arkamızda büyük bir dijital iz bırakıyoruz. Yazışmalarımız, fotoğraflarımız, aramalarımız, tercihlerimiz... Filmde bütün bu veriler bir insanın kaderini belirlemek için kullanılıyor. Gerçek hayatta ise aynı veriler, markaların müşterilerini daha iyi tanımasını sağlıyor. Fakat insanı verilerden ibaret görmek de tehlikeli. Çünkü rakamlar bize insanların ne yaptığını gösterebilir, her zaman neden yaptığını anlatamaz. İletişimde de böyledir. Bir müşterinin neden güvendiğini, neden vazgeçtiğini ya da neden yıllarca aynı markayı tercih ettiğini anlamak için bazen ekranın karşısından kalkıp insanı dinlemek gerekir.
Filmin sonunu anlatmayacağım; merak edenlerin izlemesini isterim. Ben o akşam hem oğlumla keyifli vakit geçirdim hem de yakın geleceğimiz üzerine biraz daha düşündüm. Sanırım önümüzdeki yıllarda asıl mesele, yapay zekânın ne kadar gelişeceği değil, bizim onunla nasıl bir ilişki kuracağımız olacak. Teknolojiyi reddetmek de her söylediğini doğru kabul etmek de bana doğru gelmiyor. Ondan yararlanırken düşünmeyi, sorgulamayı ve gerektiğinde itiraz etmeyi unutmamalıyız. Çünkü gelecekte farkı, yapay zekâyı en çok kullananlar değil, onunla birlikte daha iyi düşünebilen insanlar yaratacak.